Telefonların Geçmişi ve İcadı

Alexander Graham Bell tarafından icat edilen ilk telefon

İletişimin sözlük anlamı haline gelen, son yüz yılda belkide en büyk icat denilebilen telefonların insan hayatına girmesi aslında o kadar da eski değildir. Uzakları yakın eden, büyük deprem ve afetlerde hayat kurtaran telefonlar şuan dünyanın, ekonominin ve hayatın adeta kan damarları görevindedirler.

Telefonların icat edilmesi ile çok daha hızlı bir iletişime geçen insanlar dünyayı  o kadar küçülttüler ki artık dünyanın herhangibir yerinde çok küçük bir olayı bile tüm dünya cep telefonları ile anında izleyebiliyor, milyonlar bir araya gelip bir konu yada düşünce üzerinde fikir alışverişi yapabiliyorlar. Öyle ki şuan Arap Baharı olarak adlandırılan ve ortadoğudaki bir çok iktidarın değiştiği ülkelerde gençlerişn telefon ve internetten örgütlenip büyük mitingler yaptığı ve ülkelerinde demokrasi arayışlarında zafere gitmeleri iletişimin ne kadar önemli olduğunu bizlere bir kez daha göstermiş oldu.

1876 yılında Alexander Graham Bell telefonu icat ettiğinde, insan iletişiminde yeni bir çığır açıldı. Bell’in buluşundan önce, bir mesajı en hızlı iletmenin yolu, Mors alfabesiyle telgraf hatlarından ulaştırmaktı. Ancak telgraf kullanımında, insan sesinin teller aracılığıyla aktarılmasına olanak yoktu. Kendi dönemine göre yeni bir yöntem sayılan telgraftan önce, acil mesajların atlı ulaklar, duman işaretleri, güvercinler ve gemiler kullanılarak iletilmesi gerekiyordu. 1870′li yıllarda pek çok insan, telgrafı geliştirmek için çaba harcıyordu. Ancak Bell, tek başına ipi göğüslemeyi başardı. Bell, tüm hayatını sağırların eğitimine adamıştı. Bir yandan da telgrafı geliştirmeye ve bu sayede para kazanmaya çalışıyordu. Deneyleri sırasında, bir odadan diğerine gerdiği telin yansıttığı ses titreşimlerini duydu. Bu zayıf sesi, diğer mucitler de duymuş olsalar bile, büyük farklılığı kavrayamadıkları hemen hemen kesindi. Bell, insan kulağının titreşimleri güçlendirmesi konusundaki derin bilgilerinin yardımı ve tel aracılığıyla insan sesinin aktarılmasının mümkün olduğunu kavradı. Böylece, telefon doğdu. On yıl içerisinde, önce Amerika’ya daha sonra da tüm dünyaya yayıldı.

XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek…

Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu.

İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.

Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.

Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.

Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .

Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.

Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.

1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.

Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.

Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.

Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruldu.

1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.

Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.

Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.

1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı…

Genel | 0 Comments

   



Mustafa Kemal Atatürk ve Laiklik İlkesi

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne Ülkemizde tartışılan en büyük gündemi oluşturan şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’ün Laiklik ilkesidir. Son dönemlerde de sık sık tartışılan ve ülke sorunu haline gelen bu ilke nedir ve aslında ne değildir. Öncelikle Laiklik Nedir?

Laiklik; Demokratik, sosyal ve hukuk devletinin tüm vatandaşlarına eşit ve adil bir yönetim ve hizmet anlayışını benimseyebilmesi için başvurduğu bir yönetim anlayışıdır. Öncelikle Demokratik ve hukuk devleti laiklik anlayışının temelini oluşturur ve bunlar olmadan zaten laiklik kelimesinin kullanımının dair bir anlamı yoktur. Neden eşit ve adil hizmet anlayışının benimsenmesi derken ise, vatanı oluşturan millet unsurunun tümüyle aynı dine, düşünceye yada olguya inanması mümkün olmayıp, büyük bir kısmı bir mezhebin yada dinin unsuru olan insanların bile olmayanlar karşısında adalet, eğitim, sağlık gibi çoğu devlet eliyle verilen hizmetlerden eşit şekilde yararlanabilmesi için mutlaka ama mutlaka uygulanması gereken bir ilkedir.

Laiklik insanların eşit ve adil olmalarını sağlarken, bir yandan da insanların inanç ve düşünce özgürlüğünüde korumakta, hangi düşünce yapısına sahip iktidar ve hükümetler gelirse gelsin sistemin kılcal damarları laiklik anlayışına sahip olduğundan pek fazla halkın çıkarları zedelenmemektedir. Tabi bizim ülkemizde bu anlayış malesef pek uygulanamamış, yıllardır laiklik adı altında insanların inanç ve düşünce özgürlüğü kısıtlanmış, laikliğin tanımındaki mozaik milletin çıkarları için getirilmesi ilkesi malesef hep ihlal edilmiştir.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu’ya ve Balkanlar’a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı’da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı’da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı Devleti’nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk’ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :”Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur… Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur… İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir… Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır… Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum”. Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk’ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: “Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?”
“Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor… Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı”.

Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: “Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?” Atatürk’ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur’an “dinde zorlama yoktur” diyor. Bundan başka Kur’an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik

olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu’da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.

Atatürk’ün Laiklik ile İlgili Bazı Sözleri Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

 

 

Genel | 0 Comments

   



Protein Nedir? Proteinlerin Yapısı ve Özellikleri

PROTEİNLERİN YAPISI VE ÖZELLİKLERİ

Canlı vücudun en fazla değer verdiği besin kaynağı ve yapısı olan prateinler insanlar içinde en değerli ve yaşamlar besin çeşitlerindendir. İnsanların ve canlıların gelişiminde çok önemli görevleri bulunan proteinler, sağlıklı bir insanın temel ihtiyaçlarının karşılanması ve hücrelerin yenilenmesinde temel görev elemanlarıdır.

Canlıların hayatında bu kadar önemli olan proteinler doğada bir çok hayvan ve bitkide yer alıp, sağlıklı yaşamanın temel koşulu olmasının yanısıra besin zincirindeki bulunması en zor kıymetli değerlerdir.

Proteinlerde de karbonhidratlarda olduğu gibi karbon, hidrojen ve oksijen bulunur, fakat proteinlerde karakteristik olarak azot ve bazen de kükürt vardır. Protein hücre yapısının temel organik maddesidir. Proteinsiz yaşam olamaz. Virüslerden başlayarak, en küçük canlıdan insana kadar her canlı için yapısal ve yaşamsal önem taşır. Yaşamla ilgili her metabolik tepkimede doğrudan veya dolaylı şekilde proteinlerin rolü vardır. Bir hayvanın vücut ağırlığını % 16 –18 kadarı proteindir. Vücuttaki toplam proteinin yarıya yakını kaslarda, kalanı öteki dokulardadır. Proteinler yapı taşları olan amino asitlerin bir araya gelmesi ile oluşan büyük moleküllü bileşiklerdir. 22 farklı amino asidin değişik kombinasyonu ile tabiatta milyarlarca değişik protein sentez edilmektedir. Enzimler ve hormonların bir kısmı protein yapısındadır. Protein, hücre yapımı ve çalışması için kullanılır.

PROTEİNLERİN GÖREVLERİ

Proteinlerin hayvan vücudunda ve metabolizmasında üstlendiği görevleri şu şekilde sıralayabiliriz;

  1. Proteinler hayvan vücudunda organların ve yumuşak dokuların yapı unsurudur.
  2. Büyüme ve erginlik dönemlerinde yeni dokuların yapılmasında etkindirler.
  3. Yıpranan dokuların onarılması işlevine sahiptirler.
  4. Enzimlerin ve hormonların yapımında görev alıp yapılarında bulunurlar.
  5. Sinirsel uyarıların iletiminde rol oynarlar.
  6. Canlıya destek olma ve hareket olanağı sağlamada görev alırlar.
  7. Vücudun hastalıklara karşı dayanıklılığında ve hastalık etkenlerine karşı korunmada kullanılırlar.
  8. Oksijen ve diğer maddelerin vasküler yolla taşınmasında görev alırlar.
  9. Kanın pıhtılaşmasında rol oynarlar.
  10. Su ve elektrolit dengesinin korunmasında doğrudan yada dolaylı olarak görevleri vardır.

 

PROTEİNLERİN TEMELİ AMİNO ASİTLER

Canlı organizmaların temelini nasıl hücreler meydana getiriyor ise, hücrelerin temelini de proteinler meydana getirir. Protein molekülleri hücreyi inşaa eden birer tuğla gibidir. Amino asitler ise proteinleri meydana getiren daha küçük moleküllerdir. Yani amino asitler uzun zincirler oluşturarak proteinleri, proteinlerde kompleks bir şekilde organize olarak hücreyi meydana getirir. Doğal olarak karmaşık bir yapıya sahip olan hücre yalnızca proteinlerden oluşmaz. Bunun yanında karbonhidratlar, yağlar, glikolipidler, fosfolipidler ve DNA – RNA molekülleri gibi kimyasal maddeler de hücrenin yapısına katılırlar. Fakat proteinsiz bir hücre düşünmek mümkün değildir.

            Amino asit molekülleri, bir ucunda “amino grubu (NH2) ” diğer ucunda ise “karboksil (COOH)” grubu taşırlar.İşte amino asitlerin yan yana gelip zincirler oluşturarak proteinleri sentezlemesi, bu iki grubun aralarında kovalent veya iyonik bağ yapmasıyla gerçekleşir. İki amino asit yan yana geldiklerinde COOH ve NH2 grupları arasında bağlanma meydana gelir ve bu bağa “peptid bağı” adı verilir.Bağlanma sırasında ise bir su molekülü sebest kalır. İki amino asitin yanlızca uç kısımlarını yani karboksil ve amino gruplarının bağlanması şu şekilde olur;

COOH   +   NH2  <——————–>  CO — NH   +   H2O (su)

 

Denklemde COOH 1. aminoasitin bir ucu, NH2 ise 2.amino asitimizin diğer ucunu temsil etmektedir.  Bu uçlar yan yana geldiklerinde COOH grubundan bir oksijen ve NH2 grubundan bir hidrojen serbest kalır. Böylelikle serbest kalan bu atomlar aralarında bağ yaparak suyu oluşturur. İki amino asitin yan yana gelmesiyle oluşan peptid bağına “dipeptid”, üç veya daha fazla (yüzlerce yada binlerce) amino asitin yan yana gelmesiyle oluşan zincirdeki peptid bağlarına ise “polipeptid” adı verilir. Proteinler düz amino asit zincirlerinden meydana gelmesine rağmen oldukça karmaşık yapılara sahiptir.Bunun nedeni ise zincirdeki bazı amino asitlerin birbirleriyle ikinci veya üçüncü bir bağ yapmasındandır.

Amino asitler üzerlerinde belirli miktarlarda elektrik yükü taşırlar.Bu elektrik yükleri (+ veya -), asit veya baz özelliği gösteren bir ortama girdiklerinde nötrleşmeye başlar ve bu nötrleşme ortamın pH’ına bağlıdır. Bir amino asit ancak belirli bir pH noktasında nötr hale gelebilir ki, bu pH seviyesine o amino asitin “izoelektrik noktası” denir. Örneğin, histidin amino asiti, ancak pH’ı 7,47 olan hafif bazik bir sıvı içerisinde nötr hale gelebilir.

Protein molekülü, yalnız  düz peptid zinciri şeklindeyse buna proteinlerin birincil yapısı denir. Moleküller, polipeptidler  farklı kimyasal bağlarla ve değişik biçimde tutunarak proteinlerin ikincil ve üçüncül yapılarını oluştururlar. İkincil yapı helezon, üçüncü yapı ise küresel biçimdedir.

Vücutta bazı amino asitler birbirine çevrilebilir ve böylece amino asitlerin bir kısmı diğerinden oluşabilir. Bazı amino asitler ise bu şekilde yapılamaz yada yeterli miktar hızda oluşamaz. Vücutta sentezlenemeyen ve besinsel proteinlerle alınması zorunlu amino asitlere esansiyel amino asit denir. Esansiyel amino asitlerin tümünün gereksinmeyi karşılayacak miktarda ve düzenli olarak hayvanlara verilmesi zorunludur. Bunların tümü gerektiğinde vücut tarafından dışarıdan alınmazsa vücut proteinleri yeterli sentezlenemez, protein dengesi kurulamaz, hücre çalışmasında ve büyümede yetersizlik olur. Esansiyel amino asitler şunlardır; arginin, histidin, isolosin, losin, lisin, methionin, fenilalanin, treonin, triptofan, valin.

 

BAZI AMİNO ASİTLERİN ORGANİZMADAKİ İŞLEVLERİ

Glisin: Glikol olarak tanımlanır. Yapısında asimetrik karbon   atomu yoktur. Karaciğerde glikojen sentezinde görev alır. Kas fizyolojisinde ve keratin yapısı içinde de işlevi vardır.

 

Alanin: Doğal proteinlerin yapısında bulunur. Organizmada sentezlenebildiğinden yem karışımlarına ayrıca ilave edilmesine gerek yoktur. Bakteri hücre zarlarında önemli işlevlere sahiptir.


Valin:
Bazı yem maddelerinin yapısında yetersiz düzeylerde bulunduğundan besleme fizyolojisi açısından önemli bir amino asittir. Organizma tarafından sentezlenemeyen esansiyel bir amino asittir.


Lösin ve İzolösin :
Her ikisi de esansiyel amino asitlerin arasındadır. Bazı yem maddelerinde yeterince bulunmalarına rağmen kan unu son derece fakirdir. Gelişmede önemli rol oynar
Trosin, Serin ve Treonin : Serin organizma tarafından sentezlenir. Tirosin, tiroid hormonunun oluşumunda görev alır. Treonin, bitkisel proteinlerde az bulunur. Bu amino asit de esansiyel bir amino asittir.

Histidin : Bazik bir amino asittir. Organizma tarafından sentezlenemediği için esansiyel bir amino asittir. Yetersiz alınması durumunda protein sentezi durur. Histidin, doku proteinleri, nükleoproteinler ve özellikle hemoglobinin yapısına katılır.

Arginin : Tüm doğal proteinlerin yapısında bulunur. Kas fizyolojisinde keratin yapımında rol alır. Yarı esansiyel bir aminoasittir.

Lisin : Hayvansal proteinlerde bol, bitkisel proteinlerde az bulunur. Esansiyel bir amino asittir. Beslenme fizyolojisi açısından önemli bir amino asittir.

Sistein ve Sistin : Yapısında kükürt ihtiva eden bu amino asitler olarak tanınırlar. Tüm proteinlerin yapısında bulunurlar. Kolayca birbirlerine dönüşebilirler. Yapağı, saç, tüy, boynuz gibi keratinlerin yapısında bolca bulunurlar. Ancak bu maddeler içinde sistin amino asitleri karşılıklı olarak kükürt bağları (disülfit) ile olduklarından sindirim enzimleri tarafından parçalanamazlar.

Methionin : Kükürt taşıyan bir diğer amino asittir. Esansiyel bir amino asit olan methioninin bir kısmı sistince karşılanabilir. Yani ortamda sistin varsa bir miktar methionin sentezlenebilir.

Fenilalanin : Fenilalanin esansiyel bir amino asittir. Deriye renk veren maddelerin oluşumunda görev alır.

 

PROTEİN ÇEŞİTLERİ

Doğada çok çeşitli protein bulunur, canlıların türüne , aynı türün bireylerine, canlının doku  ve organlarına göre, bulundurduğu proteinin çeşidi farklılık gösterir. Bir hücrenin yapısında 2000 kadar değişik protein bulunduğu sanılmaktadır. Proteinler , yapılarımdaki maddelere göre basit Proteinler ve bileşik Proteinler olmak üzere iki grupta toplanabilir.

 

Basit Proteinler

Hidroliz edildiğinde yalnız amino asitlere asit veren proteinlere basit protein denir. Yapılarında amino asit dışında madde bulunmaz. Başlıca basit proteinler şunlardır: Albüminler,  globilinler,  glütelinler,  prolaminler, skleroproteinler, protaminler,  histonlar.

1-Albüminler ve Globülinler: Çok çeşitleri bulunur. Hayvansal ve bitkisel besinlerde yaygındır. Kanda: süt,yumurta,et,tahıl ve kuru baklagil gibi çok çeşitli besinlerde bulunur.

2- Glütelinler ve prolaminler: Bitkisel besinlerde özellikle tahıllarda bulunurlar. Glütenin denilen protein glütelinler grubuna girer. Glüten ise ; Glütenin ile gliadin denilen proteinin birleşmesinden oluşmuştur.Buğday proteini olan glüten, hamura yapışkanlık ve esneklik kazandırır.Glüteni yetersiz olan tahıl unundan ekmek yapılmaz. Buğday unundan yapılan hamur,su içinde nişastadan arındırılırsa, esnek ve yapışkan bir kitle kalır; bu glütendir. Prolaminler de tahılda bulunan düşük kaliteli proteinlerdir. Mısır proteini olan “zein” ve buğday proteini  “gliadin” prolamindir.

3.Skleroproteinler: Bazıları, bu proteinleri albüminoid ve fibroz proteinler diye de isimlendirir. Bu gruptaki proteinler; saç, kıl, tüy, tırnak, kemik ve kıkırdak gibi koruyucu,destek ve sert dokularda bulunur.Başlıcaları; kollojen, elastin ve keratindir.

Kollojen: Bağdokusu, kemik kıkırdak ve benzerlerinde bulunur.Sıcak suda, sulu asit ve alkalilerle ısıtılınca kollojen jelatine çevrilir.Jelatin suda kolay erir ve yapışkan bir pelte oluşturur. Triptofan ve kükürtlü amino asitler yetersiz olduğundan, kollojen besleyici değeri düşüktür.

Elastin: Akciğer gibi esnek dokularda; keratin ise derinin üst tabakasından, saç ve tırnak gibi kısımlarda bulunur.

 

Bileşik Proteinler

Bileşik proteinlerin yapılarında proteinlere ek olarak nükleik asit, karbonhidrat ve fosforik asit gibi protein olmayan maddeler bulunur. En önemlileri şunlardır.

1.Nükleoproteinler: Proteinlerin nükleik asitlerle birleşmesinde oluşmuştur.

2.Glikoproteinler  ve  mukoproteinler: Karbonhidratlarla proteinlerin birleşmesinden oluşmuşlardır. Protein olmayan kısım çoğunlukla mukopolisakaritlerdir. Kemik, kıkırdak, bağdoku, kan grubunu oluşturan maddelerde, kanda ve çeşitli dokularda bulunur.

3.Lipoproteinler: Proteinlerle lipitlerin  birleşmesinden oluşmuştur. Hücre zarında ve çekirdeğinde, kanın plazmasında, sütte, yumurta sarısı ve benzerlerinde bulunur.

4.Fosfoproteinler: Yapısında fosforik asit bulunan proteinlerdir. Balık yumurtası, yumurta ve süt gibi besinlerde bulunur. Süt proteini olan kazein bir fosfoproteindir.

 

Kanatlı Hayvanlarda Protein Metabolizması

Kanatlı hayvanlarda proteinlerin kimyasal sindirimi midede başlar. Burada bulunan pepsin, büyük protein moleküllerinin bir kısmını daha küçük peptid zincirlerine, hatta bir kısmını da aminoasitlere kadar parçalar. Bu enzim bir endopeptidazdır, yani protein zincirlerinin uçlarda kalan bağlarını değil içte kalan bağlarını parçalar. Özellikle içte kalan ve bir tarafında aromatik aminoasitler (fenilalanin ve tirosin) veya lisin, triptofan bulunan bağlara karşı etkindir.

Pepsin, mide duvarından mide özsuyuna inaktif pepsinojen formunda salgılanır. Nide özsuyunda bulunan HCl ve pepsin, düşük pH derecelerinde, pepsinojeni aktive ederek pepsine dönüştürürler. Pepsin pH 1-3 arasında etkinlik gösterebilmekle beraber, optimum pH 1.8-2 arasında değişir.

Proteinlerin esas sindirimi, ince bağırsaklarda, pankreastan ve ince bağırsak duvarından salgılanan enzimler tarafından gerçekleştirilir. Pankreastan salgılanan proteolitik enzimler tripsin, kimotripsin, elastaz ve karboksipeptidazlardır. Bunlardan ilk üçü endopeptidazlar, sonuncular eksopeptidazlardır. Eksopeptidazlar da protein zincirlerinin karboksil ucundaki amino asidi bağlayan peptid bağlarını parçalar.

Pankreatik proteazlar pankreastan, bu enzimlerin zimojenleri, yani proenzimleri olan tripsinojen, kimotripsinojen ve proelastaz formlarında salgılanıp, duedenuma dökülürler ve burada aktif formlarına geçerler. Karboksipeptidazlar da aynı işleme tabidirler. Pankreatik proteazlar substrat seçicidirler, belirli aminoasitler arasındaki bağları etkilerler.

İnce bağırsak çeperinde üç peptidaz saptanmıştır. Bunların üçü de hücre içi enzimlerden çok daha az, fakat daha güçlü ve etkilidir. Özellikle bunların ikisi çok güçlü ve etkili olduğu için bunlara oligopeptidazlar denilmiştir.

Amino asitlerin D ve L izomerleri vardır. Ancak, tüm proteinlerin büyük çoğunluğunu oluşturan ve “standart amino asitler” olarak adlandırılan amino asitlerin hepsi L formundadır. D formundaki amino asitler “difüzyon” yoluyla absorbe edildiği halde, L amino asitler bağırsak çeperini “aktif taşıma” yoluyla geçerler. Amino asitlerin aktif taşıma ile taşınmaları için Na+  iyonlarına ve ATP’ye gereksinim vardır. Ve burada da sodyum iyon pompası şeklinde çalışan bir sistem vardır.

Absorbe edilen amino asitler portal kan dolaşımı aracılığıyla karaciğere gelir. Ya burada sentez yada katabolizma işlemlerine uğratıldıktan sonra veya hiçbir değişikliğe uğratılmadan ilgili doku ve organlara, bu kez de sistemik kan dolaşımı yoluyla gönderilirler.

Organlara ulaşan amino asitler çeşitli doku proteinlerine veya yumurta, tüy gibi ürün proteinlerine çevrilir. Kan amino asitlerinin bir kısmı ise kanda bulunan hormonların ve protein olmayan nitrojenli bileşiklerin sentezi için harcanır.

Görüldüğü gibi, protein ve aminoasit metabolizmasında kan ve karaciğer çok önemli iki unsurdur. Kan, karaciğerle doku ve organlar arasında tam bir aminoasit havuzu rol oynar. Başka bir deyişle, plazmada, yani kanda aminoasit konsantrasyonu, açlık veya proteince yetersiz beslenme gibi herhangi bir nedenle, belli bir düzeyin altına düşerse karaciğer veya doku ve organlarda depolanan proteinler parçalanarak, plazma aminoasit düzeyi tekrar normale döndürülür. Aynı şekilde, plazma protein veya aminoasit düzeyinin yükseldiği buna karşın, doku ve hücre proteinlerinin azaldığı durumlarda plazma proteinleri ve amino asitleri, doku ve hücre proteinlerinin sentezinde kullanılır. Doku ve plazma proteinlerinin böyle karşılıklı olarak parçalanıp yeniden sentezlenmesine protein dönüşümü denir. Dokulardan alınacak proteinlerde öncelik kas proteinlerindedir. Bu tür değişken nitelikli proteinler vücudun toplam depo proteinleri içerisinde %6-7 kadarını kapsamaktadır.

Dokulara ulaşan amino asitlerin bir kısmı o dokuya veya organa ait proteinlerin sentezinde kullanılabilir. Protein sentezi her dokunun kendi hücrelerinde gerçekleştirilebilir ve yapılacak proteinin tipi, o hücrede bulunan genler tarafından belirlenir.

Protein sentezi için öncelikle o proteinin yapısına girecek aminoasitlerin sağlanması gerekir. Kanatlı hayvanlar, esansiyel amino asitleri sentezleyemedikleri için, bunların rasyonlarla sağlanmaları zorunludur. Başka bir deyişle, genel olarak tüm tek mideli hayvanların rasyonlarında bulunan proteinlerin biyolojik değerlerinin belirli bir düzeyde olması gerekir. Yüksek kaliteli bir proteinin esansiyel amino asitleri hayvanların gereksinim duydukları miktar ve oranlarda içermeleri yeterli değildir. Bu amino asitlerden yararlanılabilmesi için sindirilebilir bir protein olması da gerekir. Esansiyel olmayan amino asitler ise vücutta başka amino asitlerden veya diğer bazı bileşiklerden sentezlenebilir. Bu olay krebs döngüsünün içerisinde gerçekleşir.

Amino asitlerin enerji üretiminde ve diğer maddelerin sentezinde kullanımı krebs döngüsünde mümkün olmaktadır. Hemen hemen tüm amino asitler deaminasyona uğratılabilir. Deaminasyonla NH2  gruplarını, desülfhidrasyonla kükürdünü yitiren bir amino asitin geriye kalan iskeleti, karbonhidrat ve lipitlerden farksızdır. Bunlar gerek duyulduğunda krebs döngüsüne sokularak enerji elde etmek amacıyla CO2 ve H2O’ya kadar parçalabilir. Aynı şekilde, yine gerek duyulduğunda krebs döngüsünün çeşitli ara ürünlerini basamak yaparak değişik karbonhidrat ve lipit ürünlerine dönüştürebilirler. Bu şekilde karbonhidratlara çevrilebilen amino asitlere glikojenik aminoasitler, yağ asitleri çeşitli keton bileşikleri, kolesterol, safra asitleri ve steroid hormonlar gibi çeşitli lipidlere çevrilmeye eğilimleri fazla olanlara da ketojenik amino asitler denir.

Amino asitler, karbonhidrat ve lipitlerden başka önemli diğer bazı bileşiklerin ön maddesi olarak, sentezlerinde rol oynar. Bunlar arasında pantetonik asit, ve niyasin gibi vitaminlerle, tiroksin, epinefrin ve indolasetik asit gibi hormonlar, pürinler, pirimidinler, antibiyotikler, alkaloidler, pigmentler, koenzimler, ve sinirsel uyarıların taşınmasında yardımcı bileşikler sayılabilir.

Kanatlı hayvanlarda protein metabolizmasının son ürünü ürik asittir. Ürik asit sentezi için önce deaminasyonla çeşitli amino asitlerden koparılan amino grupları kullanılarak pürin bazları sentezlenir. Daha sonrada bunlar ürik aside dönüştürülür. Ürik asit sentezi karaciğer, böbrek ve biraz da kaslarda gerçekleştirilir.

Genel | 0 Comments

   



Atomun Yapısı ve Özellikleri

ATOMUN YAPISI VE ÖZELLİKLERİ 

Maddenin en temel yapı taşıdır veya maddeyi oluşturan en küçük parça tanımları 2012 yılında artık eskisi kadar belirgin ve emin verilebilecek cevaplar değildir. İsviçrede yapılan ve Tanrı Parçacığı olarak da adlandırılan elektronların dahil parçalandığı deneyler yapılırken artık maddenin en temel yapı taşının  atom olmadığı, bilakis atomun da bir takım maddelerden oluştuğu kabul edilen yeni bilimsel gerçekliktir. Bu deneylerin henüz bitmemesi ve bilimsel sonuçların günlük hayatta uygulanabilir örneklemeler taşımaması itibariyle şimdilik maddenin en temel yapı taşı atomlardır kavramını kabul ediyor, bu doğrultuda maddelerin elektronların dizilimleri ile farklılıkları olduğunu savunuyoruz.

Maddenin temelinde atom adı verilen çok küçük parçacıklardan oluştuğu kavramı eski yunanlılara kadar uzanır.Milattan önce 5. yüzyılda Leucippus ve Democritus maddenin sonsuz küçük parçacıklara ayrılamayacağını öne sürdüler.Onlar,bir madde daha küçük parçalara bölünmeye devam edilirse en sonunda atomun bölünmeyeceğini iddia ediyorlardı.Atom sözcüğü Yunanca’da bölünmez anlamına gelen atomos sözcüğünden türetilmiştir.

Eski yunan atom kuralları planlı deneylere dayanmıyordu.Bunun için yaklaşık 2000 yıllık bir zaman süresince atom kuramı sadece tartışılmaktan öteye gidilmedi.Atomların varlığı Robert Boyle tarafından THE SCEPTİCAL CHYMİST (1661),Isaac Newton tarafındanda Principia (1687) ve Opticks(1704) kitaplarında kabul edilmişti . Fakat John Dalton’un 1803-1808 yılları arasında geliştirip önerdiği atom kuarmı kimya tarihinde en önemli aşamalardan biri olmuştur.

Elektron Yapısı:

Gerek Dalton’un gerekse yunanlıların kuramlarında atom,maddenin en küçük taneciği olarak kabul edilmişti.19.yüzyılın sonlarına doğru atomun kendisinin de daha küçük taneciklerden oluştuğu düşünülmeye başlandı.Atom hakkındaki düşüncelerde meydana gelen bu değişikliğe elektrikle yapılan deneyler neden oldu.

1807-1808 yıllarında ünlü İngiliz kimyacısı Humphry Davy bileşikleri ayrıştırmak için elektrik kullanarak beş element (potasyum,sodyum,kalsiyum,stronsiyum ve baryum) buldu.Bu çalışmalarına dayanarak Davy , bilesiklerde elementlerin  elektriksel nitelikli çekim kuvvetleriyle bir arada tutulduklarını önerdi.

Vakumdan elektrik akımının geçirildiği deneyler 1859 da Julius Plücker katod ışınlarını bulmasına yol açtı.Katot ışnları elde etmek için havası iyice boşaltılmış bir cam tüpün uçlarına iki elektrod yerleştrilir.Bu elektrodlara yüksek gerilim uygulandığında katot adı verilen negatif elektroddan ışınlar çıkar.Bu ışınlar negatif yüklüdür doğrusal yol izler ve katodun karşısındaki tüp çeperlerinin ışık saçmasına sebep olur. 19.yüzyılın son yıllarında katot ışınları ayrıntılı olarak incelendi.Birçok bilim adamının deneyleri sonucunda katot ışınlarının hızla hareket eden eksi yüklü parçacıklar olduğu ortaya çıktı ve bu parçacıklar daha sonra Stoney’in önerdiği gibi elektron adı verildi.

Katottan çıkan elektronlar katot için hangi metal kullanılırsa  kullanılsın aynı özelliktedir.Zıt yükler birbirini çektiğinden katot ışınlarını oluşturan elektron hüzmeleri yolları üzerinde üstte ve altta bulunan zıt yüklü iki levha arasından geçerken pozitif yüklüsüne doğru çekilirler.Demek ki bir elektrik alanı içinde katot ışınları normal doğrusal yollarından saparlar.Bu sapmanın açısı :

Tanecik yükü ile doğru orantılıdır.Yükü büyük olan tanecik az yük taşıyan tanecikten daha çok sapar.

Tanecik kütlesi ile ters orantılıdır.Kütlesi büyük olan tanecik  küçük olandan daha az sapar.

Bundan dolayı yükün kütleye oranı  bir elektrik alanı içinde elektronların doğrusal yoldan ne kadar sapacağını belirler.elektronlar magnetik bir alan içinde de sapma gösterirler.Fakat bu durumda sapma uygulanan magnetik alana dik yöndedir.

Katot ışınlarının elektrik ve magnetik alanlar içindeki sapmalarını inceleyen Joseph T. Thomson , 1897’de elektron için değerini saptadı bu değer:

E/M=-1,7588.10 üzeri sekiz coul /g dır.

Coul uluslar arası sistemde elektrik yükü birimidir.Bir kulon bir amperlik akım tarafından iletkenin belirli bir noktasından bir saniyede taşınan yük miktarıdır.

Elektron yükünün duyar olarak ölçümü ilk defa Robert A. Milikan tarafından 1909 da yapıldı.Milikan’ın deneyinde  x-ışınları etkisi ile havayı oluşturan moleküllerden elektronlar koparılır.Çok küçük yağ damlacıkları da bu elektronları alıp elektrik yükleri ile yüklenirler.Bu yağ damlacıkları iki yatay levha arasından geçirilirler.Yağ damlacıklarının düşüş hızları ölçülerek kütleleri hesaplanır.

Yatay levhalara elektrik akımı uygulandığında negatif yüklü damlacık pozitif yüklü levhaya doğru çekileceğinden damlacığın düşüş hızı değişir.bu koşullar altında düşüş hızı ölçülerek damlacığın yükü hesaplanabilir.Belli bir damlacık  bir veya daha çok sayıda elektron alabileceğinden bu yöntemle hesaplanan yükler daima birbirinin aynı değildir.Fakat bu yükler hep belli bir yük değerinin katları olduğundan bu yük değeri bir elektronun yükü kabul edilir.

 

Proton Yapısı :

Nötral bir atom veya molekülden bir veya daha çok elektron koparıldığında geriye kalan tanecik koparılan elektronların tolam eski yüküne eşit miktarda artı yük kazanır.Bir neon atomundan bir elektron koparıldığında  geriye kalan tanecik koparılan elektronların toplam eksi yüküne eşit miktarda artı yük kazanır.Bir neon atomundan bir elektron koparıldığında bir Ne(+) iyonu oluşur.Bir elektriksel deşarj tüpünde katot ışınları tüpün içinde bulunan gaz atomlarından ve moleküllerinden elektronların çıkmasına sebep oldukları zaman , bu tür artı yüklü tanecikler oluşur.Bu artı yüklü iyonlar eksi yüklü elektroda doğru hareket ederler.Eğer katot delikli bir levhadan yapılmışsa artı yüklü iyonlar bu deliklerden geçerler.katot ışınlarının elektronları ise ters yönde hareket ederler.

Pozitif ışınlar adı verilen bu artı yüklü iyon demetleri ilk defa 1886 da Eugen Goldstein tarafından bulundu.Pozitif ışınların elektrik ve magnetik alanların etkisinde sapmaları ise 1898 de Wilhelm  Wien ve 1906 da J.J. Thomson  tarafından incelendi.Artı yüklü iyonlar için e/m değerlerinin saptanmasına , katot ışınlarının incelenmesinde kullanılan yöntemin hemen hemen  aynısı kullanıldı.Deşarj tüpünde değişik gazlar kullanıldığı zaman değişik tür artı yüklü iyonlar oluşur. Proton adı verilen bu tanecikler bütün atomların bir bileşenidir.Protonun yüklü elektronun yüküne eşit fakat ters işaretlidir.

Bu yüke yük birimi denir.Proton artı bir elektrik yük birimine , elektron ise eksi bir elektrik yük birimine sahiptir.(Protonun kütlesi elektronun kütlesinin 1836 katıdır).

Nötron Yapısı :

Atomlar elektrik yükü bakımından nötral olduklarından bir atomun içerdiği proton sayısı elektron sayısına eşit olmalıdır.Atomun toplam kütlesini açıklayabilmek için 1920 de Ernest Rutherford  atomda yüksüz bir taneciğin var olduğunu savundu.Bu tanecik yüksüz olduğundan onu  incelemek ve tanımlamak zordu.Fakat 1932 de James Chadwick nötronun varlığını kanıtlayan çalışmalarını sonuçlarını yayınladı.Chadwick , nötronların oluştuğu bazı nükleer tepkimelerin  verilerinden nötronun kütlesini hesaplayabildi.Bu tepkimelerde kullanılan ve oluşan bütün taneciklerin kütlelerini ve enerjilerini göz önüne alarak Chadwick nötronun kütlesini hesapladı.Bu kütle protonun kütlesinden biraz daha büyüktü.

Günümüzde daha birçok atom altı tanecik bulunmuştur.Fakat bu taneciklerin atom yapısı ile olan ilişkisi çok iyi bilinmemektedir.Kimyasal çalışmalar için atomun yapısı elektron , proton ve nötronun varlığına dayanarak yeterince açıklığa kavuşturulmuştur.

 

 

İZOTOPLAR

Belli bir elementin bütün elementlerinin atom numarası aynıdır.Fakat bazı elementler kütle numarası bakımından farklılık gösteren çeşitli tipte atomlardan oluşmuştur.Aynı atom numarasına fakat farklı kütle numarasına fakat farklı kütle numarasına sahip atomlara İZOTOP atomlar adı verilir.

Görüldüğü gibi izotoplar çekirdeklerindeki nötron sayısı bakımından farklıdırlar;bu da doğal olarak atom kütlelerinin farklı olduğu anlamına gelir.Bir atomun kimyasal özellikleri ilke olarak atom numarası ile belirtilen proton ve elektron sayısına bağlıdır.Bundan dolayı bir elementin izotopları birbiri ile hemen hemen aynı olan kimyasal özelliklere sahiptir.Bazı elementler doğada tek bir izotop halinde bulunurlar.Fakat çoğu elementlerin birden çok izotopu vardır.Örnek olarak kalayın 10 doğal izotopu vardır.

 

Kütle spektrometresi  bir elementte kaç izotop bulunduğunu , her izotopun tam olarak kütlesini ve bağıl miktarını saptamak için kullanılır.Buharlaştırılmış madde , elektronlarla bombardıman edilerek artı yüklü iyonlar oluşturulur.Bu iyonlar eksi yüklü bir levhaya doğru çekilerek bu levha üzerinde bulunan dar bir aralıktan hızla geçirilirler.

İyot demeti bundan sonra magnetik bir alan içinden geçirilir.yüklü tanecikler magnetik bir alan içinde dairesel bir yörünge izlerler.Taneciğin yükü arttıkça doğrusal yörüngesinden sapma da artar.Bu nedenle , magnetik bir alanda artı yüklü bir iyonun izlediği dairesel yörüngenin yarıçapı o iyonun e/m değerine bağlıdır.

Değişik e/m değerine sahip iyonların bu son aralıktan geçmesi ise magnetik alan şiddeti veya iyonları hızlandırmak için kullanılan voltaj ayarlanarak sağlanır.Böylece aygıttaki farklı iyon türlerinden her biri bu aralıktan ayrı ayrı geçirilirler.Detektör her farklı iyon demetinin şiddetini ölçer ; bu iyon şiddeti örnekte bulunan izotopların bağıl miktarına bağlıdır.

 

Atom Numarası ve Periyotlar yasası

19.yüzyılın başlarında kimyacılar elementler arasında bulunan fiziksel ve kimyasal benzerliklerle ilgilendiler.1817 ve 1829 da Johann W. Döbereiner “triad” lar  adını verdiği element serileri (Ca,Sr,Ba;Li,Na,K;Cl,Br,I;S,Se,Te) hakkındaki incelemelerini yayınladı burada her seriyi oluşturan elementler birbirine benzeyen özeliklere sahip olup serideki ikinci elementin atom ağırlığı yaklaşık diğer iki elementin atom ağırlıklarının ortalamasına eşittir.

Bunu izleyen yıllarda birçok kimyacı elementleri benzeyen özellikleri açısından sınıflandırmayı denedi.1863-66 yıllarında John A. R. Newlands “oktavlar yasası” nı önerip geliştirdi.Newlands a göre elementler atom ağırlıklarının artış sırasına göre dizildiklerinde sekizinci element birinciye , dokuzuncu element ikinciye benziyor ve bu durum böylece devam ediyordu.Newlands bu ilişkiyi müzik notalarındaki oktavlara benzetti.Fakat gerçek ilişki Newlands’ın varsaydığı kadar basit değildi.Newlands ın çalışmaları dayanaksız bulunmuş ve diğer kimyacılar tarafından ciddiye alınmamıştır.

Elementlerin modern periyodik sınıflandırılması Julius Lothar Meyer ve özellikle Dimitri Mendeleev ‘in  çalışmalarına dayanır.Mendeleev  periyodik bir yasa önerdi ; bu yasaya  göre elementler atom ağırlığı artışına göre incelendiğinde , özelliklerindeki benzerlikler periyodik olarak tekrarlanır.Mendeleev in çizelgesinde benzer elementler grup adı verilen dikey sütunlarda toplanır.

Ayrıca Mendeleev in çizelgesinde henüz bulunmamış elementler için boş yerler bıraktı ve çizelgede olmayan elementlerden üç tanesinin özelliklerini önceden belirtti.Hemen sonra Mendeleev in öngördüğü özelliklerin çoğuna sahip oldukları belirlenen    Skandiyum,galyum ve germanyum elementlerinin bulunması periyodik sistemin doğru olduğunu gösterdi.Asal gazların varlığı Mendeleev tarafından öngörülmediği halde bu elementler 1892-98 yılları arasında bulunduktan sonra periyodik çizelgedeki yerlerine oldukça iyi bir şekilde uydular.

Periyodik çizelgedeki plana göre K,Ni ve I elementlerinin atom ağırlığının artışına göre belirlenmiş dizilişinin dışında yer almamaları gerekliydi.Örneği iyot atom ağırlığına göre 52 numaralı element olmalıydı.Fakat kimyasal açıdan benzediği F,Cl ve Br elementleri ile aynı gurupta olabilmesi için iyot keyfi olarak 53 numaralı element oldu.Periyodik sınıflandırmanın daha ayrıntılı olarak incelenmesi ile bir çok araştırıcı periyodik özelliğin,atom ağırlığından çok , başka bir temel bağlı olduğuna inandı.Bu temel özelliğinde o zamanlar periyodik sistemden çıkarılan ve sadece bir seri numarası olan atom numarası ile ilişkisi olduğunu öğrendi.

1913-14 yıllarında Henry G. J. Moseley in çalışmaları bu problemleri çözdü.Yüksek enerjili katot ışınları bir hedefe odaklandığında X-ışınları oluşur.Bu X-ışınları çeşitli dalga boylarındaki bileşenlere ayrılabilir ve bu şekilde elde edilen çizgi spektrumları da fotografik olarak kaydedilebilir.Hedef olarak değişik elementler kullanıldığında değişik X-ışınları spektrumları elde edilir ve her spektrum sadece birkaç karakteristik spektral çizgi içeren X-ışınları spektrumu vardır.

Moseley atom numaraları 13 ile 79 arasında olan 38 elementin X-ışınları spektrumunu inceledi.Her elemen için o elemente karşılık gelen karakteristik spektrum çizgisini kullanan Moseley , elementin atom numarası ile çizgi frekansının kare kökü arasında doğrusal bir ilişki olduğunu buldu.Başka bir değişle elementler atom numarası artışına göre dizildiğinde spektrum çizgisi frekansının karekökü bir elementten diğerine gittikçe sabit bir miktarda artar.

Bundan dolayı Moseley  X-ışınları spektrumuna dayanarak elementlerin doğru atom numaralarını tahmin edebildi.Böylece atom ağırlıkları komşu atomlarınkine uygun düşmeyen K,Ni ve I un sınıflandırılması problemi de çözümlenmiş oldu.Diğer taraftan Moseley  Ce den Lu e kadar olan seride 14 element bulunması ve bu elementlerin ve bu elementlerin periyodik çizelgede Lantan’dan sonra gelmeleri gerektiğini bildirdi.Moseley’in diagramları ayrıca 79 numaralı elementten önce henüz o zamana kadar bulunmamış 4 elementin var olması gerektiğini de gösterdi.Nihayet Moseley’in çalışmalarına dayanarak periyodik yasa “Elementlerin fiziksel ve kimyasal özellikleri atom numarasının periyodik fonksiyonudur” şeklinde tekrar tanımlandı.

Moseley in atom numaraları ile Rutherford un tanecikleri saçılma deneyinden hesapladığı çekirdek yükleri oldukça iyi bir  uyum içindeydi.buna dayanarak Moseley atom numarasının atom çekirdeğinde bulunan artı birimlerin sayısı olduğunu önerdi. Moseley ayrıca, atomda bir elementten diğerine gidildikçe artan temel bir nicelik bulunduğunu ifade ederek bu niceliğin ancak merkezdeki artı yüklü çekirdeğin  yüklü olabileceğini belirtti.

X-ışınları , görünür ışıktan çok daha kısa dalga boylarına ve dolayısıyla daha yüksek frekans ve enerjilere sahip elektro magnetik ışınlardır.Bir elementin x-ışınları spektrumunun olmasına hedef element atomlarında meydana gelen elektron geçişlerinin sebep olduğuna inanılmaktadır.X-ışınlar tüpüne katot ışınları , hedefteki atomların iç kabuklarından elektronlar koparırlar.Dış kabuktaki elektronlar iç kabuklarda oluşan bu boşlukları doldurdukları zaman x-ışınları yayınlanır.Bir atomda elektronun , yüksek bir enerji düzeyinden K düzeyine geçmesi sonucu oldukça bir büyük bir miktarda enerji açığa çıktığından , elde edilen radyasyonun frekansı yüksektir.Buna karşı gelen dalga boyu da x-ışınlarına özgü olup kısadır.

Bir elektron geçişi sırasında açığa çıkan radyasyonun frekansı ayrıca atom çekirdeğindeki yüke bağlıdır.Açığa çıkan bu enerjinin miktarı çekirdek  yükünün karesi ile doğru orantılıdır.Çekirdeğin yükü arttıkça açığa çıkan enerji artar ve yayınlanan radyasyonun dalga boyu kısalır.Moseley in gözlemleri de bu ilişkiyi yansıtmaktadır.

Genel | 0 Comments

   



Ispanaklı Kare Börek Yapılışı

Ispanaklı Kare Börek için Gerekli Malzemeler:
5 adet yufka
1 adet yumurta
1–1,5 su bardağı yoğurt
Yarım su bardağı sıvıyağ

Böreğin İç malzemesi için:
500–750 gr. ıspanak
1 orta boy soğan
Sıvıyağ
Tuz
kırmızı ve karabiber

Ispanaklı Kare Böreğinin Yapılışı:
İlk iş olarak ıspanakları temizce yıkayıp 3-4 dakika sirkeli suda bekletmek olası organizmaları öldüreceğinden temiz ve hijyen için oldukça önemlidir. Yıkanmış ıspanakları çokta küçük olmayacak şekilde doğrayıp, ardından soğan doğranarak ocakta pembeleşene kadar kavrulur ve hemen ardından yıkamış olduğumuz ıspanakları suyunu çekene kadar ocakta pişiririz. Gelelim artık fırında böreğimizi yapmaya. Fırın tepsisine pişirme kağıdı konulup hemen üzerine ilk yufkamızı tepsiden taşarcasına sereriz. ayrı bir kapta yumurta, yoğurt ve sıvıyağ karıştırılarak bu yufkanın üzerine sürülür. sıvıyla buluşan yufka büzüşecek taşan bölgeleride içeri alarak büzüşük şekilde tepsiye sığdırırız. Bu uygulama 3 defa tekrar edilir yani 3 adet yufka ve üzerine karışım sürülür. Ve ardından ıspanaklar yufkanın üzerine dökülür. Ve ardından 2 adet yufkayı yukarıdaki gibi karışımın aynısından sürerek tepsiye eklenir ve 180 derece civarındaki fırına verilerek kızarana kadar pişirilir.

Okulevi.Com Afiyetler diler, Tekrar farklı lezzetlerde buluşma dileğiyle

<< BÖREK VE HAMURİŞİ BÖLÜMÜNE GERİ DÖN

Genel | 0 Comments

   



Misafirlere özel Katmer Açılması

Hamurişi Katmer için Gerekli Malzemeler:

1 kilogram beyaz un
2 su bardağı su
1 miktar istediğiniz kadar tuz
Hamuru yaptıktan sonra yağlamak için 1 çay bardağı ayçiçek yağı
Hamuru katlarken kullanmak için 1 çay bardağı un

Hamurişi Katmerin Yapılması:

Hamur işi olduğunda çoğu bayanlar, özellikle yaşları küçük olanlar büyük bir korkuya kapılır. Burada o korkuları artık silmemizin zamanı geldiğini söyleyerek, Meşhur katmer tarifimizin aslında çok kolay ve basit olduğunun altını çizelim. Unumuzu hamurumuzu yoğuracağımız kabın içine döküp yavaş yavaş suyumuzu ekleyerek hamurumuzu yoğurmaya başlıyoruz. kulak memesinden bir miktar daha sert olacak şekilde olana kadar hamurumuzu yoğurmaya devam ediyoruz. Yoğurma işi bittikten sonra  yumak yumak top şeklinde hamurumuzu bölerek ayırıyoruz. Aşağı yukarı 9-10 adet hamur topu çıkıyor. tezgahımızı unlayıp bu hamur toplarını porselen tabak büyüklüğünde oklavamızla açıp tabak şeklini alan hamur topunun iki tarafınıda yağlayıp unla gezdirip fırın yada tavada kızarana kadar pişimeye başlayabiliriz.

Okulevi.com olarak Afiyet olsun Dileriz. Nice yeni lezzet tariflerinde buluşmak dileğiyle…!

<< BÖREK VE HAMURİŞİ BÖLÜMÜNE GERİ DÖN

Genel | 0 Comments

   



Börek ve Hamurişi Tarifleri

Mİsafirlerinize özel günlerinizde yada özel konuklarınıza zahmetsiz ve kolay bir şekilde börek ve hamurişi lezzetler yapabilir, o çok korktuğunuz hamur yapma ve açma olayının aslında ne kadar kolay olduğunu sizde farkına varabilirsiniz. Tüm görüş ve öneriniz için destek@okulevi.com adresine mail atabilirsiniz.

 

MİSAFİRLERE ÖZEL HAMURİŞİ KATMER YAPIMI

KATMER HAMURİŞİ TARİFİ
Hamur işi olduğunda çoğu bayanlar, özellikle yaşları küçük olanlar büyük bir korkuya kapılır. Burada o korkuları artık silmemizin zamanı geldiğini söyleyerek, Meşhur katmer tarifimizin aslında çok kolay ve basit olduğunun altını çizelim. Unumuzu hamurumuzu yoğuracağımız kabın içine döküp…

Detaylay için Tıklayın!

 

ISPANAKLI KARE BÖREK TARİFİ

ISPANAKLI BÖREK YAPILIŞI
İlk iş olarak ıspanakları temizce yıkayıp 3-4 dakika sirkeli suda bekletmek olası organizmaları öldüreceğinden temiz ve hijyen için oldukça önemlidir. Yıkanmış ıspanakları çokta küçük olmayacak şekilde doğrayıp, ardından soğan doğranarak ocakta pembeleşene kadar kavrulur ve hemen ardından…

Detaylar için Tıklayın!

Genel | 0 Comments

   



Semizotlu Havuçlu Yazlık Salata Tarifi

Semizotlu Havuçlu Salata için Malzemeler:
1 tane küçük boyundan marul
2 adet orta boy salatalık
2 adet orta boy domates
Yarım demet semizotu
5-6 adet yeşil soğan
1 adet büyük havuç
bir avuç maydanoz
Zeytinyağı
Tuz
Yarım limon

Semizotlu Havuçlu Salatanın Yapılışı:
Öncelikle salatamızda kullanacağımız tüm malzemeleri yıkayıp, 3-5 dakika sirkeli suda bekletmemiz sağlığımız açısından oldukça önemlidir. Malzemelerimizi temizce yıkadıktan sonra ilk olarak havuçlarımızı sebze soyacağı ile boyuna soyuyoruz. marul, domates, salatalık ve soğanları ince ince doğrayarak büyük bir karıştırma kabının içerisine alalım. Burada önemli olan nokta semizotunu ve maydonuzu doğramak yerine yaprak yaprak korpartarak büyük karışım kabına koyunuz. zeytinyağını ve tuzunu istenilen kadar döktükten sonra limonuda sıkıp ilk başta boydan boya kabuk görünümlü havuçları salatamızı servis tabağına ekledikten sonra üzerine süs olarak döşüyoruz ve servis yapıyoruz.

Okulevi.com Afiyet olsun diler, yeni bir lezzet tarifinde buluşmak üzere…

<< SALATALAR BÖLÜMÜNE GERİ DÖN

Genel | 0 Comments

   



Özel Salata Tarifleri

Ülkemizden ve Avrupadan, özellikle latin Amerika ülkelerinden çok seçkin salata tariflerini okulevi.com okurlarına özel olarak hazırlandı. Yazın sıcak havalarda özellikle kilo sorunları olanlar için az kalorili mevsimlik ve klasik salata çeşitleri özenle seçilmiş olup, herhangi bir öneriniz için destek@okulevi.com adresine mail atabilirsiniz.

 

SEMİZOTLU HAVUÇLU YAZLIK SALATA TARİFİ

SEMİZOTLU SALATA TARİFİ / MAYDONOZLU VE HAVUÇLU
Öncelikle salatamızda kullanacağımız tüm malzemeleri yıkayıp, 3-5 dakika sirkeli suda bekletmemiz sağlığımız açısından oldukça önemlidir. Malzemelerimizi temizce yıkadıktan sonra ilk olarak havuçlarımızı sebze soyacağı ile boyuna soyuyoruz. marul, domates, salatalık ve soğanları

Detaylar için Tıklayın!

 

 

Genel | 0 Comments

   



Çikolatalı Pudingli Kadayıf Tatlısı Tarifi

Pudingli Sos için Malzemeler:

8 su bardağı süt
5 çay bardağı toz şeker
1 yumurta
3 yemek kaşığı un
8 yemek kaşığı kakao
5 tatlı kaşığı buğday nişastası
1-2 yemek kaşığı tereyağı

 

Pudingli Sosun Yapılışı Yapılışı:

  1. Süt tencereye koyun içine şeker,yumurta,un,kakao ve nişastayı ekleyin.
  2. Tüm malzemeyi iyice çırpıp ocağa alın.Koyulaşıp üzerinde delikler oluşana kadar orta ateşte pişirin.
  3. Pişen karışımı ocaktan alın ve  tereyağını ekleyin.
  4. Tereyağı tamamen eriyene kadar çırpın ve soğumaya bırakın.

 

Kadayıf için Gerekli Malzemeler:

500 gr kadayıf
125g tereyağı

Kadayıfın Şerbeti için:

5 su bardağı toz şeker
4 su bardağı su
yarım limon suyu

Şerbet Yapılışı:

Şeker ve suyu tencereye alın orata ateşte koyulaşana kadar karıştırarak kaynatın. Ocaktan almadan 2-3 dakika önce limon suyunu ekleyin ve hazırladığınız şerbeti soğuması için kenara alın.

Tatlının Yapılışı:

  1. Taze kadayıfı borcama yayın.
  2. Tereyağını küçük bir kapta eritip ılınmasını bekleyin.
  3. Ilık yağın tamamamını kadayıfın üzerine dökün ve tümm kadayıfa yayın.
  4. Hazırladığınız kadayıfı 200 derece önceden ısıtılmış fırında nar gibi oluncaya kadar kızartın.
  5. Fırından aldığınız sıcak ve kızarmış kadayıfın üzerine ılık şerbeti dökün.
  6. Kadayıf şerbetini çekip soğuduğunda daha önceden hazırladığınız pudingi üzerine dökerek servis yapın.

<< TATLI VE KURABİYE BÖLÜMÜNE GERİ DÖN

Genel | 0 Comments

   




Toplam 93 sayfa, 6. sayfa gösteriliyor.« İlk...5...67...1015202530...Son »